Kurai Yelga… Öykü

Kama Nehri Kıyısında kitabından alıntıdır... Ne domates fidelerini pencere önüne dizmekte olan Raphael ne de son yağmurlarla asfaltsız yolu çamur deryasına dönmüş Kurai-Yelga köyü bu ziyarete hazır değildi. Olga, köyün çam ağaçlarını çılgın gibi sallayan rüzgâra yakın bir hızla, gıcır AUDI’sinden indi, uzun topuklarının çamura saplanmasına ve köyün geniz yakan is kokusuna aldırmadan, bahçe kapısını... Continue Reading →

Olga ile sohbetlerden… notlar…

... “Eğer ölürse ne yapacağımı bilmiyorum.” “…” “Küçük bir kızken beni kızağımla çektiğini hatırlıyorum. Hızlı gitmesi için ona bağırırdım. O da nefes nefese kalana kadar koşardı. Soğuktan yanakları kıpkırmızı olurdu. Alnına düşen perçemleri kar taneleriyle bezenirdi. Güzelliğine hayran kalırdım.” “…” “Bana daha üç yaşımdayken buz pateni öğrettiğini de hatırlıyorum. O zamanlar babamın içki içip evi... Continue Reading →

Moda ve Sude…

Moda çay bahçesinde denizi gören küçük masalardan birine oturdum. Hava güneşliydi ve içimde herşeyin güzel geçeceğine dair bir his vardı. Biraz heyecen biraz da korku vardı elbet. İstanbulda ilk günlerimdi, Kandıra'da stajer bir askerdim ve ilk kez bir kızla buluşacaktım. Kızın adı Sude idi. Sosyal ağdan gönderdiği fotoğrafına göre de uzun koyu saçları ve masum bir... Continue Reading →

Kazan’da bir güz sancısı -7-

... Yalnızlığıma geri döndüm. Haftalardır bunun asıl istediğim şey olduğunu hissediyordum. Ama yanılmıştım. Regina'yı Baykal'da bıraktıktan sonra, Kazan'a dönerken derin bir huzur duymuştum ve herşeye bıraktığım yerden aynen devam edebileceğimi sanıyordum. Oysa, o günden bir hafta sonra çıktığım ilk yalnız yürüyüşüm beklediğim gibi gitmemişti. Daha önce büyük bir haz ve dinginlik içinde geçtiğim yerler artık... Continue Reading →

Kazan’da bir güz sancısı -6-

... Kulübenin çıra kokulu sıcaklığından, köyün çamur deryası sokağına çıktık. Her iki yanımızda rengarenk kulübeler, köyün ardındaki koruluğa doğru ilerledik. Regina'nın bana verdiği dizlerime kadar gelen çizmeleri giydiğim için, yürümek daha rahattı. Soğuk rüzgar yüzümüzü tokatlamakla kalmıyor, bacalardan akıp gelen dumanı üzerimize üflüyordu. Biraz soğuktan, biraz dumandan genzim yakmaya başlamıştı bile. Sessizdik. Suçluluğun verdiği mahçubiyet... Continue Reading →

Kazan’da bir güz sancısı -5-

... Gökyüzü, grinin tüm tonlarını taşıyordu. Yüksek kızıl çam ormanın içerisinde sonu gelmez bir yolculuğa çıkmış gibiydik. Çamurdan rengini kaybetmiş bir yol önümüzde ormanın içinde kayboluncaya kadar ilerliyordu. Yolu işgal etmiş, sovyetlerden kalma eski ve döküntü kamyonlar yüzünden hızımız oldukça düşüktü. ama çok geçmeden Baykal'a varacağımızı biliyordum. Babam sessizdi. Zaten çok sohbetli olduğumuzu da söyleyemem. Genelde... Continue Reading →

Tabulara yenilmiş bir aşk hikayesi…

... Aşıklar Tepesi’ndeydik. Yazın son günleriydi. Üşüten rüzgar açık camdan arabayı dolduruyordu. Şehrin ışıl ışıl ışıkları ufka kadar uzanan güzelliğiyle geceyi büyülüyordu. O gece çıkmak için aileme yalan söylemiştim. Arkadaşlarımla sinemaya gideceğimi sanıyorlardı. Yalan söylemek zorunda kalmaktan nefret ediyordum. Ama hala Onunla olduğumu bilmelerini başka türlü engelleyemezdim. İki aylık Londra sürgününden sonra ondan tamamen ayrıldığıma... Continue Reading →

Yarım kalan bir hikaye… Kazan’a veda…

Deniz İ-Bar’a girdiğinde Tatyana henüz ortalıkta yoktu. Burası daha birkaç hafta önce açılışı yapılmış, ilk bakışta modern tarzı göze çarpan bir mekandı. Kırmızı tuğladan duvarlarında fütüristtik tablolar aslıydı ve simsiyah boyalı tavanından metalik havalandırma boruları geçiyordu. Zemin, damalı siyah beyaz seramiklerle kaplanmıştı. Cam kenarlarına dizilmiş geniş deri oturma grupları mekanı ferah ve konforlu gösteriyordu. Bar,... Continue Reading →

Hatice’nin Güncesi -2-

... Sabah anam tarlaya gitmedi. beni bahçeye çağırdı. iki tavuk kesip temizledik. sonra kazanda suyu kaynattı. ben bahçede oynadım. hava çok güzeldi. kaç gün geçti ilk defa bahçedeydim. dolunayın yerine bağladıkları keçiyi gördüm. kocaman kulakları var. tüyleri kızıl. ama dolunay gibi sakin değil. hiç elletmedi. Anam suyu hanaya taşıyıp beni çağırdı. leğenin içine cıbıl cıbıl oturtup yıkadı. tek... Continue Reading →

Hatice`nin Güncesi -1-

... Bugün birşey olmadı. Sabah anam tarlaya gitmeden Süloyu bana bıraktı. İki kez altını pisletti. Hepsi bu. ... Pencereden pancar tarlalarını seyrettim. Bütün köylüler ordaydı. Merkepleri de. Bizim iki merkebimiz vardı. Daha önce dolunaya ben binerdim. Beyaz tüylerini oksardım, mısır koçanıyla beslerdim. Beni odaya kapatıncalar babam dolunayı vermiş. Yerine keçi almış. Şimdi sabah taze süt... Continue Reading →

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑