BEDEN AVCISI -10-

“Yüzün neden gülmüyor kovboy?”

Sarışın olmadığım halde beni, kot şortları ve dövmeli çıplak üstleriyle içip sapıtan Amerikalılara mı benzetmişti yoksa anlamadığım bir iltifat cümlesi mi kurmuştu bilmiyordum. Ama biramın yanına kızarmış fıstık koyarken eğilip iri memelerini omzuma dokunduran barmen kızın varlığı zihnimde kendine yer açamıyordu.

Barın en köşe ve sakin sandalyelerinden birine kurulmuş, Walking Street’in zıvanadan çıkmış kalabalığına bakıyordum. Rengarenk bir insan güruhu, baş döndüren ışıklı sokakta, yaz sıcağında koşuşturan atom karıncaları gibi akıp gidiyordu. Spor barlarda maç anlatan spikerlerin, sokakta ihtiyar turist avlayan hookerların, kulüplerdeki DJlerin, köşebaşlarını tutmuş bıkkın gülüşlü seyyar satıcıların şamataları birbirine giriyordu.

Doğulu Batılı insan yüzleri, gecenin karanlığı ve tabela ışıkları, kadın, alkol ve lağım kokuları, yakaran ve inleyen sesler zamanın burgacında iç içe geçmişti. O vertigonun büyüsüne kapılmış, gerçekliği sorgularken bir gece önce yaşadıklarımı düşünüyordum. Kadın ve içkiyle arınma zevzekliğine kapıldığım için de kendime kızıyordum.

“Bum Bum!” demişti tek kelime ingilizce bilmeyen taksi şoförü ve elime kuşe kağıda basılmış, üzerinde yaldızlı harfler ile yarı çıplak kadınlar olan bir broşür sıkıştırmıştı. Daha hava alanından çıkar çıkmaz maceraya atılmış gibiydim.

Bana, boşanmışsan Tayland gidebileceğin en iyi ülkedir, diyordu, arınmamı tavsiye eden o sikikdost. Ben de broşürü incelerken, taksiciye olur vermiştim. Broşürde o yılın güzellik yarışması birincisinin fotoğrafı vardı. Ayrıca VIP odalarda süt banyosundan, jakuzili, yuvarlak yataklı, ayna ile kaplı odalardan bahsediyordu.

Hepsinin kurmaca olduğunu oraya ilk kez gittiğim halde biliyordum. Ama uyanık geçinen taksicinin beni kandırdığına inanmasını istiyordum. Gider bakar, beğenmezsem başka taksiye atlar, ağdan ayırttığım üçüncü sınıf otelime giderim diye düşünüyordum. Ama bol ışıkları göz alıcı, otel-club görünümlü bir binanın önünde durduğumuzda broşürün sahte olmadığına inanmaya başlamıştım.

Sonra, bir genç kız taksiden çıkarken çantamı taşımak için davranmış, takım elbiseli, kara kuru bir adam güler yüzüyle yaklaşıp beni içeri davet etmişti. Çantamı vermeden ve takım elbiseli adamın berbat İngilizcesini anlamaya çalışarak binaya girmiştik.

Işıklı holde, çıplak bedenleri, sevişen iki piton gibi birbirine sarılmış oyma mermerden kadın heykelleri vardı ve üzerine oturtuldukları süs havuzu altın rengi bir su ile onları ıslatıp duruyordu. Bir zamanlar oldukça lüks olduğu anlaşılan ama sanki batmakta olan bir müessese havasını taşıyordu.

Adam önde ben ardında, ışık geçirmeyen kalın perdeleri aralayıp, girişinde VIP yazan bir başka hole geçtik. Adam o arada kadınların güzelliğinden tüm arzulara boyun eğeceklerinden bahsediyordu ve en çok kullandığı kelime “Happy Happy” idi. Henüz para konuşulmamıştı ve o Happy Happy nin başıma dert açacağını hissediyordum.

Bir kaç kalın perde daha geçince kendimi, bol yastıkla donatılmış,loş bir şark köşesinde buldum. Acem halıları yerine asyalılara özgü figürler göze çarpıyordu. Odaya bir yerlerden, yumuşak bir müzik sesi geliyordu ama o müziğin arasına, çığlık çığlığa sevişen bir çiftin garip sesi karışıyordu.

Takım elbiseli sırıtan adam bana oturacağım yeri gösterdi ve elimdeki broşürü işaret ederken aynı kelimeleri tekrar etti. Happy Happy.

Birazdan Asya standartlarının üzerinde uzun boylu bir kadın karşımıza gelip referans yaptı. Üzerinde Hint dansçılarını andıran derin yırtmaçlı koyu bordo bir elbise vardı ve yüzü sanki porselen bir bebekmiş gibi boyanmıştı. Hiçbir duygu belirtisi göstermeden mütemadiyen gülümsüyordu. Yanımdaki adam inatla broşürdeki güzellik yarışmasını kazanan kızı gösteriyordu. Karşıma diktikleri kadını gerçekten ona benzetmişlerdi ama loş ışığa rağmen o olmadığı anlaşılıyordu. Gerçi orası afili bir kerhaneydi ve o loş ışıkta 80 promilden sonra kimin kim olduğunun ne önemi olabilirdi ki?

Göreceğimi görmüştüm ve kalkıp gitmeye yeltendim. Takım elbiseli adam koluma yapışmış oturmamı istiyordu, diğer yandan başka kızlar olduğunu söylüyordu. O arada kadın gözden kaybolmuştu. Onu beğenmediğimi sanmışlardı mutemelen ve kapıdan yeni kadınlar girmeye başlamıştı. Tekrar oturdum ve aynı sahne tekrarlandı. Kadınlar, gülüp bedenlerini kıvırıyor ve takım elbiseli  kuru adam parmağıyla işaret edip, sırıtırken Happy Happy diyordu.

Yüzümde hiçbir eda ya da onunla anlaşmaya niyetli bir ifade göremeyen adam bir el hareketiyle ikinci grup kadınları da dışarı yollamıştı. Bir süre kapıdan giren olmadı ve o arada odaya gelen müzik sesi artmış ve bir yerlerde sevişmekte olan çiftin sesi duyulmaz olmuştu.

Çok geçmeden odaya, bir kız gibi giydirilmiş ve makyajlanmış bir oğlan çocuğu gönderdiler. Ablaları gibi mütemadiyen gülümsüyordu ama gözlerindeki dehşeti görebiliyordum. On yaşından büyük değildi muhtemelen ve üstüne giydirildiği fırfırlı kısa eteğin ucunda küçük pipisi sallanıyordu.

Hayatımda gördüğüm en iğrenç sahneye donmuş halde bakarken, bunu cezbedici bulan pezevenk biraz daha ağzından akacak salyalarıyla bana bakıp ötüyordu: Happy Happy!

Uçakta yediğim tüm o körili menüyü, yol boyu içtiğim kırmızı şarapla o Happy Happy diyen yüzünün üstüne kusmalıydım belki de. Hiddetle kalkıp beni çıkışa götürecek perdelerin ardına yürüdüm. Arkamdan geliyor ve hala birşeyler söylüyordu ama artık dinlemiyordum.

İlginç bir şekilde aklıma, Feminist Atölye’nin yılmaz savaşçısı Cansın gelmişti. O an orda benimle olsa, doktrinini sorgular mıydı acaba diye. Hayatımı adadığım kadınla yatakta biraz ileri gittim diye cani gibi suçlanıp herşeyim elinden alınırken, sırıtan yüzlerinin ardında neler sakladığı meçhul o kadın ve sübyanları görse HappyHappy diyen adamı darağacına yollar mıydı?

Yeni vardığım ve hiç tanımadığım bir ülkede, daha jetlug tan kurtulmadan bulaştığım pisliğin sersemliğiyle kendimi dışarıya attım. Gece olmasına rağmen sıcaktı ve nemli hava sadece saniyeler içinde üstümdeki gömleği üzerime yapıştırmıştı. Yol kenarında bir taksi bulmak umuduyla yürürken kara kuru adam da peşimi bırakmıştı.

Ama macera bitmemişti. Tuttuğum diğer taksi de birinciden farksız olarak elime bir broşür tutuşturup aynı tekerlemeyi söylemişti :BumBum!

Onu def edince ve beni, geceleri kedi büyüklüğünde sıçanların ve el kadar hamam böceklerinin cirit attığı bir ara sokaktaki 3ncü sınıf otelime bıraktığında kurtulacağımı sanmıştım. Ama resepsiyonda kaydımı yapan kız, erkek de olabilirdi çünkü, sanki fondotönlü yüzünün altında sakal gölgesi vardı, herşey bittikten sonra elime bir kart vizit tutuşturmuş ve gayet doğal bir ses tonuyla tavsiye etmişti: Bumbum!

Barda oturmuş bana kovboy diye seslenen barmen kızın soran gözlerine bakarken tüm bunları düşünüyordum. Bu muydu? Tüm bir ülkenin ve kültürün özü, bum bum muydu? Böyle mi arınacaktım? diye geçiyordu zihnimden.

Kadın ona cevapsız bakan yüzümden kendince bir mana çıkartmış olmalıydı. Bir kez daha bana doğru eğildi, bir kez daha iri memelerini omuzuma değdirdi ve beni mutlu edeceğini sandığı o sihirli kelimeyi söyledi: Bumbum?

…..

-Devam Edecek-

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: