BEDEN AVCISI -1-

Nisan sonuydu, günler uzamıştı ama kış yakamızı bırakmaya niyetli değil gibiydi. İçine aldığı çöl tozlarıyla kızarmış yağmur bulutları tepemizde, batmakta olan güneşin cılız ışığıyla etrafı turuncuya boyamıştı.

Geniş kumsalın bir köşesine atılmış, tahtaları tuzdan sahile vurmuş balina artıkları gibi bembeyaz kesilmiş seyyar bir tribün üzerinde körfezi izliyordum. Gece basacak fırtınadan önce deniz durulmuş, cam gibi pürüssüz ufka kadar uzanıyordu.

İyi günlerim değildi.  Aylarca süren, yıpratıcı bir boşanma sürecinden henüz çıkmıştım. Zihnim, döviz krizinin vurduğu bir borsadan farksızdı; herkesin birşey dediği ama kimsenin tek şey anlamadığı bir güruhun uğultusu gibi…

O an, her duruşmada bana, Hindistan şehir sokakalarında karşılaşılan türden bir bokmuşum gibi bakan avukatın, elimden alınan evimin, elimden alınan yatak odasında eski karımı becerip becermediğini düşünüyordum. İçimde öyle bir kin ve öyle acı bir zehir birikmişti ki, elimde bir asayla kuma vursam, önümde parlayan cam gibi denizi değil, ardındaki Asya kıtasını bile Suriye sahilinden Çin denizine kadar ikiye bölebileceğimi hissediyordum.

Yüzünden iyimserlik edası eksilmeyen şık giyimli avukatıma göre bu olanların hepsini hak etmiştim. Çünkü boşanmak isteyen taraf bendim, kutsal anayasamız kadının korunması yönünde pozitif ayrımcılık yapıyordu ve karşı tarafın elinde beni eski eşime şiddet uyguladığımı  hatta tecavüz ettiğimi kanıtlayacak emareler vardı. Morarmış bilekler, omuz, boyun, kalça fotoğrafları ve işkence aleti sayılabilecek kelepçe, kamçı ile boyun bağları…  Ayrıca hapse tıkılmadığım için de şanslı olduğum kanısındaydı.

Evet, boşanmayı ben istemiştim; anayasanın kadını koruyayım derken erkeği mahvetmesinin kutsallığına da eyvallah diyordum. Ama şiddet ile tecavüz kısmı, eski eşim Olga’nın, onun o çok bilmiş feminist atölye üyesi dostu Cansın’ın ve tuttuğunu koparan kibirli idealist avukatının komplosu olmalıydı.

Fotoğrafların her biri gerçekti. Fakat, pembe püsküllü kelepçe yıllarca önce gittiğimiz Amsterdam tatilinde indirim için kendimizi balayı çifti diye tanıttığımız otelde havluların üzerine özenle yerleştirilmiş bir armağandı; kamçı, zamanını bile unuttuğum bir sevgililer gününde fantazi kotümünün içinde gelmişti ve boyun bağları her sene surlar içinde düzenlenen cadılar bayramında kullandığımız aksesuarlardan ibaretti. Morarmış beyaz cildin nedeni de çakır keyif sevişirken harlanmış her çiftin başına gelebilecek minik kazalardandı.

İşte tüm bunları duruşma salonunda anlatmadığım için de güleç yüzlü avukatım kararın hakkaniyetine katlanmamı öneriyordu. Olga ve Cansın, eski eşime boşanmak istediğimi söylediğim andan duruşma gününe kadar, alehime olabilecek tüm delilleri toplarken, iki olgun insan gibi ayrılabileceğimize inanan bir geri zekalı gibi işe gidip gelmiştim.

İkimiz de olgun, okumuş ve entellektüel insanlardık. Olga o sıralar çalışmıyor olsa da, Stendal okuyan, filtre kavhe seven, Bloomberg kanalını takip eden bir ekonomi uzmanıydı. Ben de, yaşadığımız adayı olduğu gibi havaya uçuracak kadar bilgi sahibi bir kimyagerdim. Sanıyordum ki, sağduyulu bir şekilde karşılıklı oturup ikimizin de tatmin olacağı bir ayrılık yöntemi bulacaktık ve tek celsede boşanıp son bir kez sarıldıktan sonra birbirimize hala mutluluk diliyor olabilecektik.

Fena halde yanılmıştım. Darp raporları, evden uzaklaştırılma, o sırada dizel yakıtların verimliliğini artıracak katalizörler üzerinde çalıştığım labaratuardan kovulmam, anne evine bir tek kıçımdaki donla dönmem beni içinden çıkılmaz bir girdabın göbeğine atmıştı.

Yine de yapamazdım ve içimde biriken kine, hınca rağmen yapmayacaktım. Duruşma salonuna tıkıştırılmış, ayrılmak üzere olan onlarca çiftin arasında, durup ayrılmak isteme nedenlerimi anlatamazdım. Salonda ağlayıp duran, tüm caniliğime rağmen evliliğimizi sürdürmek istediğini söyleyen Olga’yı dinledikten sonra bana katı bakışlarını dikmiş kadın hakimden beni anlamasını da beklemiyordum.

Durup da hakime: “Hakim hanım, uykunun tutmadığı bir sabahın köründe yatağımdan doğrulduğumda, karım eski erkek arkadaşının adını sayıklıyordu. Doruk! Doruk! derken uykulu beynime zehirli çiviler saplandı. Sonraki günler günlüğünü karıştırırken hala Doruk’a hisleri olduğunu anlatan satırlar okudum. Diz üstü bilgisayarında benim ona veremediğim her neyse onu ararcasına farklı erkeklerle sohbetler ettiğini tespit ettim” demek istemiyordum.

Ben sanıyordum ki, Olga’ya sırf onu utandırmamak için  hiçbir sebep belirtmeden boşanmak istediğimi söylediğim an, tüm bunları bildiğimi anlayacak ve vakur bir şekilde ayrılığımızın her iki taraf için en iyisi olacağını kabul edecekti. O soğuk ve ıslak sonbahar sabahı, işe gitmeden önce bunu ona söylediğimde, gözlerini denizi gören pencereye dikip sessizce kalmasını tam olarak beklediğim tepkiyi vermiş olmasına bağlamıştım. Oysa avının kanını emmek için sabırla ağını örmeye başlayan bir kara dulu taklit edeceğini bilmiyordum.

Tüm o dava süreci sebebleri ve sonuçlarıyla birlikte gözlerimin önünden geçip duruyordu. Zihnimdeki görüntülerden sıyrılabildiğim kısa anlarda tam karşımda denizin kumsalla buluştuğu yerde zaman geçiren kadınlı erkekli grubu görüyordum.

Üç kadın ve üç erkekten oluşan grup, o geç öğleden sonra saatlerinde, eğlenmeye çalışıyorlardı. Yanlarında, çıplak sırtlı siyah yeleli bir at vardı. Grubun en yaşlısı gibi duran dinç görünüşlü bir adam atı sahil boyu sürüyor ve grubun yanına geri dönüyordu. Bir çift, kuma oturmuş, yarısına kadar kuma soktukları bir şişeden şarap ya da şampanya olduğunu tahmin ettiğim içkilerini yudumluyordu. Diğer bir adam ise, güçlü sesiyle basit bir Latin şarkısı mırıldanırken, kadını kollarına almış, Tango benzeri figürler yaptırıyordu. O grubun dışında, sahilde, el ele gezen üniversiteli sevgililer, torunlarını deniz kenarına getirmiş yaşlı ihtiyarlar ve köpek gezdiren üç beş kişi daha vardı.

Tüm o düşünceli halime ve tam karşımda asillere has bir şekilde eğlenen o grubun doğallığına rağmen birşeylerin ters olduğunu fark ettim. Sahilin hemen yanındaki park alanında atı taşıyabilecek bir konteyner yoktu. Bu altı kişilik gruptan hiçbiri ayakkabı giymiyordu ve kumların üzerinde de çıkartılmış ayakkabılar yoktu. Bunun dışında yanlarında tek bir sırt çantası da taşımıyorlardı.

Güneş ardımda ufka yaklaşıp gölgemi uzatırken ve tepemizdeki bulutlar ile cam gibi deniz daha koyu bir turuncuya dönerken o insanların aslında olmadıklarını düşündüm. Allak bullak zihnimin bana oynadığı bir oyun gibiydi. Yıpranmıştım ve kafayı sıyırmak üzereydim. Dans eden çift estetik figürlerle kum üzerinde dönerken, geleceğin bana ne getireceğinden endişeli, gerçeklik duygusunu yitirmiş gibiydim. Sırf emin olmak için yerimden kalkıp, gidip o insanlara dokunmayı denemeli miyim diye geçti aklımdan. Ama deliliğin böyle anlardan itibaren başladığını fark edip kendimi tuttum.

Birşey yapmadan önce, ruhum dinlenene kadar beklemeliydim. Sonra, yürüyeceğim yola sağlıklı bir şekilde karar verebilirdim.

Turuncu yağmur bulutları üzerimde koyulaşıp, insana ümitsizlik veren bir siyaha dönüşene kadar oturdum. Yerimden kalkıp park yerindeki arabama-Olga’nın elimden almadığı tek şeydi- yürürken, çift hala danslarını sürdürüyordu. Sahilde onlardan başka kimse kalmamıştı.

-Devam Edecek-

 

BEDEN AVCISI -1-’ için 16 yanıt

Add yours

  1. Merhaba 😊, Grinin elli tonu 3. bölüm çıktığında , film okumalarını paylaşmıştım. Bir yazar olarak, yorum bölümünde görüşünüzü paylaşmıştınız. Yarım kalanları tamamladınız umarım. Ayrıca hikayenizde, grinin elli tonundaki gibi yeni dönem bir prens yaratmışsınız. 👏 Musa rolü de çok yaratıcı. Sevgiler 🥰

    Liked by 1 kişi

    1. Güzel yorumunuz için teşekkürler. tam şu anda sizi özlediğimi fark ettim. uzun zamandır bloga vakit ayıramamıştım. ,umarım uzun bir seri olur. yarım kalanları tamamlarsam bir daha yazmam gibime geliyor, sevgiyle ))))

      Liked by 1 kişi

      1. Kitabınızın serisi 3 den fazla olur mu?
        Yeni kahramanı popüler kültürün dayanılmaz kavramları bekliyor mu? Görünen satırlarda başlamış gibi. Umarım yarım kalanları tamamlayabilirsiniz. Yarım kalanlarda zamanla değişikliğe uğruyor. Ne dersiniz?
        Kitabı zevkle okuyup, yorumlayacağımı düşünüyorum. Ayrıca, özlenecek kadar mesafemiz varsa sevindirici. Sevgiyle 😊

        Liked by 1 kişi

      2. Beden Avcısı’nın muhtemelen 10 ila 11 bölümlük bir seri olacağını tahmin ediyorum. Günümüz kadın erkek ilişkileri üzerine olacağı için popüler kültüre bulanmış olacaktır. yarım kalanlara gelince. uçucu bir kavram ve sınırlarını belirlemek güç. bazen yarım kalması tamamlanmamasından iyi gibi. bazen birine doyamamak onu o hep yarım kalmış haliyle hatırlamak gibi. paylaşılamayıp uhte kalması gibi. Bloggerların çoğunu özlüyorum. burda muhteşem insanlar tanıdım 🙂

        Beğen

      3. Beden Avcısı, av yapabilecek gibi görünmüyor. Deneyimlediği süreç onu bir parça kendisiyle baş başa kalmaya mecbur bırakmış.
        Yarım kalanlara gelince, size ait. Diğer yarının bu durumdan haberi var mı? Bilinmiyor…
        Yazınızda yönü tayin edecek sizsiniz. Kahramanında…
        Son bölüm genele kaymış, özel olan paylaşılamıyor gibi. Ben de blogger a geçeyim. Güzel insan var. 😊

        Liked by 1 kişi

      4. İnsan zor zamanlar geçirince, sanırım kalan ne varsa kaybolup gidiyor. Sıfırlanıyor. Yeni yaşama kucak açıyor. Yani yaşamın kıyısına gelenlerin anlayabileceği bir durum. O zaman size rastgelsin… Diğer bölümlerde görüşmek üzere.. Sevgiyle 😊

        Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: