GECE

Bir süredir gece saat 0200 gibi kapişonlu siyah montumu giyip evden çıkıyorum.

Bu kış soğuk ve adam gibi aydınlatma olmadığından zifiri karanlıkta titreyerek yürüyorum.

Kaldığım semt boş arsalar arasına serpiştirilmiş villalardan ibaret; hemen dibinden şehre giden bir anayol geçiyor ve yol ile deniz arasında uzun ağaçlarıyla bir koruluk uzanıyor.

Gecenin o vakti villaların çoğu karanlık içerisinde. Pencerelerinden ışık saçanların sakinlerinin pis işler yaptıklarından şüphelenerek sokağı adımlıyorum. Sağa sola gizlenmiş güvenlik kameraları olduğunu bilmesem kendimi görünmez bir hayalet gibi hissedebilirdim.

Çoğu gece yağmur yağdığı halde, havada şöminelerden etrafa yayılan is kokusu var. Islak , karanlık sokaklarda, hırsız adımlarla gezinen kedilere rastlıyorum bazen, bazen de ani çığlığıyla yüreğimi hoplatan puhulara.

Tüm semti adımlayıp anayolu geçtikten sonra koruluğa girdiğimde korkmadığımı söyleyemem. İnsanı kör eden karanlığı dışında, koruda o kadar garip sesler duymak mümkün ki, ne tür hayvanların yaşadığına dair şüphelerim oluyor.

Ağaçlar arsındaki kumlu toprak yollar daracık; zifiri karanlığa rağmen ıslak beyaz kumun izini takip edebiliyorum. İlginç bir şekile ormanın içi daha sıcak; sanki ağaçlar arasında yayılan ince sıcak hava akımları var. Bir süre yürüdükten sonra genellikle artık favorim olmuş bir yere geliyorum. Burası, ancak yoldan çıkıp çalılar arasından geçtikten sonra varılabilen koru ortasındaki genişçe bir açıklık.

İngiliz koloni dönemiden kalma, burada orman bekçileri için bir eğitim istasyonu kurulmuş olduğunu duymuştum. Ama artık çalıların ve yeşil otların kapladığı alanda geçmişe dair hiç bir iz yoktu.

Buradan aylı gecelerde eğer bulutlar engellemezse göğü görmek mümkün. Maviye çalan bir aydınlık etrafı bir sur gibi saran ağaçların arasına hüzme hüzme düşer. Kimbilir kaç yıl önce devrilip kalmış beyaz büyük gövdeli bir efgalito ağacına oturup karanlık içindeki ormanı izliyorum.

“banane amına koyum” dediğinizi duyar gibiyim.  Can dostum Fuat’a da bu yeni alışkanlığım olan gece gezmelerinden bahsettim. Bana: “Oolum yapma öyle şeyler… Gece gece manyağın birine denk gelecen, ağzını yüzünü sikecekler!” diyor.

Minimalist bir anlayışla döşenmiş ofisine her gittiğimde yüzünde gülücükler açan iri memeli psikoloğuma da henüz bundan bahsetmedim. Ona göre duygu durum bozukluğum var. Ani mutluluk ve ani mutsuzluk arasındaki gidiş gelişlerimin nedeni buymuş. O bana bunları her söylediğinde içimden: şu iri memelere dokunmama bir izin versen duygu durum murum hespi düzelir diyorum.

Dün gece yaşadıklarım olmasa, size de anlatmazdım bunları. Her gece, siyahlar içinde bir hırsız gibi, kimse sezmeden gezimi tamamlar, sabaha doğru dönüp sıcak yatağıma girer kıvrılır yatardım.

Hava soğuktu ve ince bir yağmur çiseliyordu. Montuma sıkı sıkı sarınmış biraz ısınırım diye hızlı adımlarla yürüyordum. Etraf tenha ve sessizidi. Botlarımın ıslak zemindeki sesini ve çöp tenekelerinde debelenen kedigillerin seslerini duyabiliyordum.

Koruluğa doğru yürürken Larisa’yı düşünüyordum. St. Petersburg’ta Neva nehri kıyısındaki tek katlı ahşap evinde miydi o an diye, yoksa iki yıl önce Devrim Savaşçıları anıtının sonsuz ateşinin ışığında, bana dediği gibi ölmüş müydü: “Burda-şakağını göstererek- küçük hava baloncukları var… Bir gün patlayacaklar ve herşey bitecek… ”

Kızın şehrin kanalları arasında birlikte yürürken gece bile ışıldayan sarı saçlarını ve 21 yaşın ona verdiği tazelikle gülen yüzünü anımsıyordum. Elim telefona gidip onu aramıyordu bir türlü ve ben onu yok saymayı, o an, yüzmillerce uzakta, kuzey rüzgarı karlı nefesiyle kaldığı evin kirişlerini gıcırdatırken sıcak yatağında huzurla uyuduğunu var saymayı tercih ediyordum. Havada asılı sandal ağacı kokusu ve şöminesinde çıtırdayan çam kütükleriyle birlikte…

Koruluğa girdiğimde Larisa’yı düşünmüş olmanın elemiyle gözlerimin dolduğunu fark ettim. Aklıma, bir erkek bile olsam ağlamanın sağlıklı olduğunu söyleyen psikoloğumun iri memeleri geldi. Sonra başka başka kadınlara kaydı belleğim. Fede’yi hatırladım mesela, Como gölünü gören balkonundan bana yolladığı italyan gülüşlü resmiyle. Sevişirken salya sümük ağlayan harabe yürekli sevecen Tai kızı Gan’ı hüzünlü gülüşüyle…

Karanlıkta artık alışkanlık haline gelmiş bir seyirden sonra açıklığa çıktım ve devrilmiş kütüğün üzerindeki yerimi aldım. Heryer ıslaktı ve ince yağmur git gide hızını artırıyordu. Şanssızdım çünkü yağmur bulutları tek bir yıldızın bile ışımasına izin vermiyordu. Yapay bir körlük içindeydim ve otların üzerine düşen damlaların sesi tatlı bir mırıltıyı andırıyordu.

Artık oturduğum yerde sırılsıklam olmuş, hareketsiz üşümeye başladığım bir an, ağaçlar arasında güçlü ışık hüzmeleri oluşturan bir şey fark ettim. bu koruluğun dar yollarında hareket eden bir arabaydı. Etrafı kolaçan eden bir polis devriyesi olmalıydı diye içimden geçirirken, ışık motor sesiyle birlikte giderek yaklaştı ve sağ yanımda kalan çalılıkları da ezip geçerek bulunduğum açıklığa daldı. Çok fazla sürmeden de beş altı metre önüme kadar gelip durdu.

Korkmuştum. Can dostum Fuat’ın “ağzını yüzünü sikecekler” sözü kulaklarımda çınlamaya başladı. Belanı buldun şimdi diyerek de kendi kendime kızmaktan geri kalmadım. Ama arabadan inen olmadı ve nerdeyse durur durmaz farlarını söndürdü. O an karanlığa tekrar alışana kadar tamamen kör oldum. O şartlarda beni fark etmediklerini düşünüyordum. Yavaş yavaş oturduğum kütüğün arkasına kayıp, ters istikametten kaçmayı tasarladım.

Ama sonra, arabanın kabin ışığı yandı. O zaman gizemli ziyaretçilerin kim olduklarını gördüm. Şoför koltuğundaki iri yarı adam, sağa sola eğilip bir şeyler aramakla meşgüldü; yanındaki kadın da bir şeyler söyleyip önündeki torpido gözünü kurcalıyordu. Adam asabi birine benziyordu. Konuştukları net anlaşılmıyordu ama sürekli “Lan Mına koyacam Lan” gibi bir tekerlemeyi tekrar edip duruyordu.

Ne aradıklarını bulmuş olacaklar ki, kabin ışığını söndürdüler. Islanmış camın ardında iki ince ateşin yandığını gördüm. Sonra kadın sigara dumanı dışarıya çıksın diye penceresini araladı. O zaman konuştukları daha anlaşılır bir hal aldı.

Adam başka bir adamın kafasını kıracağından bahsederken kadın onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama adam sinirini alamayıp kadını da, o kafasını kıracağı adama kuyruk sallamakla suçluyordu. Sonra kadın kendini savunurken adam diğer başka bir adamın sikini koparıp götüne sokacağından bahsediyordu. Ve kadın tekrar onu sakinleştireyim derken, adam tekrar kadını suçlamaya girişiyordu.

Kendimi istemeden bir dikiz eyleminin içinde bulmuştum. Belli ki mevzu derindi onlar için. Sigaralarını içip bitirene kadar hararetle tartıştılar. Sonra adam bir sigara daha yakıp arabadan çıktı ve benim olduğum tarafa doğru ilerledi. Ağzında sigara, kelimeleri tam anlaşılmayan bir şarkı mırıldanarak ilerlerken durdu ve fermuarını indirip buharlı bir sidik bırakmaya başladı.

Her an fark edilme korkusuyla hiç kımıldamadan ve nefesimi dahi tutarak öylece donup kaldım.

“Beni… Buuu şehirrr… Bouuyoorrr…” gibi birşeyler mırıldanırken bana doğru baktı ve ağzında sallanan sigarası öylece kaldı. Koyu karanlıkta ve çiseleyen yağmurun altında gözlerinin parıltısını gördüm. Hiç istifimi bozmadan öylece durdum. Adam emin olmak için bir yandan işini görürken diğer yandan cebinden çıkardığı çakmağı çaktı. Islanan çakmak ilk bir iki denemede ateşlenmese de sonunda aydınlandı ve adam tarafıma doğru dikkatlice bakakaldı.

İşte kaderinle yüzleşme anım geldi diye düşünürken adam: vay amına koyum… içki nasıl vurmuş lan beni… ağaç insana benziyor amınagoyum… dedi. sonra çakmağı söndürüp şarkısını mırıldanırken işine devam etti. “çökhen karhanlığın içinde….umudlarım tüheniyooou”

Yağmur altında romantik sidik faslını bitirince,  adam fermuarını çekip arabaya geri döndü. Tekrar tartışacaklarını düşündüm ama bu kez suskundular.Aadam yarım kalmış sigarasını bir süre daha tüttürüp izmariti camdan dışarıya savurdu.

Kadın adamı izlerken bir yandan camı yukarı kaldırdı ve puslanmaya başlayan ıslak cam ve karanlıktan dolayı ne yaptıklarını göremez oldum. Ama sadece bir kaç dakika sonra ateşli bir sevişme faslına giriştiler. Araba lastikleri üzerinde gıcırdayarak sallanırken, adamla kadının inlemeleri dışarıya taşıyordu.

Gitme vaktim gelmişti sonunda. Her ne kadar göremesem de seslerinden nasıl bir açlık içinde olduklarını anlamıştım ve daha fazla dikiz yapmanın gereği yoktu. Onları orda o tükenmez arzuları içinde bırakıp gitmeliydim.

Oturduğum yerden geriye doğru yavaşça kaykılıp kütüğün arkasına geçtim. Sonra hafifçe eğilerek ve bunun oldukça saçma olduğunu fark ederek ağaçlar arasında ilerleyip beni eve götürecek yolu bulmaya çalıştım.

Ev her zamanki gibi sessizdi. İliklerime kadar üşümüş ve yüksek botlarıma rağmen çoraplarıma kadar ıslanmıştım. Üstümdeki herşeyden kurtulup sıcak bir duş için banyoya geçtim. Sonra korku dolu bir gece gezmesini daha belasız atlatmış olmanın rahatlığıyla elektrikli battaniyeyle ısıtılmış yatağıma uzandım.

Öğlene doğru uyandığımda, telefonumda can dostum Fuat’tan mesaj vardı.

“Oulum, sizin orda kadının birini öldürmüşler… şu gece gezme işlerini bırak sen de… akşama bize gel… bira da getir!”

İnternet haberleri olayı tüm detayıyla veriyordu. Kadının vücudundaki darp izlerini ve kırılan boynunu, yetmezmiş gibi acemi bir şekilde nasıl kumlu toprağa gömülmeye çalışıldığını anlatıyordu. Ben düzüştüklerini sanırken adam kadını öldürmekle meşgüldü demek ki. Ya da becerdikten sonra mı öldürmüştü, kim bilir.

Şimdi koruluğu gören camlı balkonumda oturmuş ne yapmam gerektiğini düşünüyorum. 1 saat sonra randevum var. Randevuma gidip güleç yüzlü psikoloğumun iri memelerini seyredip çocukluk travmalarımı mı anlatmalıyım, yoksa polis merkezine gidip adamlara, “gecenin köründe yağmur altında ormanın içinde bir kütüğün üzerinde otururken şu kadının boynunu kıran adamın şarkı mırıldanıp sigara tütürürken işediğini nasıl gördüğümü mü anlatmalıyım bilemiyorum.

Vicdan diye bir şey var elbet ama nedendir bilmem iri memeler daha ağır basıyor.

Randevuya son 56 dakika kaldı bile…

 

Aysergi, 2018

 

 

GECE’ için 12 yanıt

Add yours

  1. Merhaba, son yayını okudum. Yazar kimliğine sorularım oluştu. Gece sizin için ne ifade ediyor? Doğa da yazarken kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Ayrıca kadın denen varlığın tasviri sizin için nedir? Yazılarınız da neden yabancı isimleri var? Teşekkür ederim. 😊

    Liked by 3 people

    1. Merhaba,
      Sorularınıza öyle basit cevaplar vermek zor ama şöyle özet geçebilirim.
      Gece huzurdur ve tüm günahlar sanki gece işlenirmiş gibi bir algı olsa da, bence gece gündüzden daha masumdur, rengi kara dahi olsa.
      doğada yazmak… sanırım her yazarın kendini yazarken daha üretken hissettiği yerler vardır. ilk romanım “umutun gölgesinde”yi protokal çiçeği kokulu bahçemde yazmıştım. ama tercihim rahat bir sandalye ve sessiz bir odada yazmak.
      Ah Kadın dediniz…Kadın buralara sığmaz… Kadının tasviri tasvir edilememesinde saklıdır bence. yoksa edebiyat, kalbine sıkan şairler, kulağını kesen yazarlar vesaire olmazdı…
      Yazılarımda geçen tüm kadın isimleri, öznel hikayeleriyle birlikte gerçek kişiler. Takma isimler kullanmayı tercih etmiyorum.
      kısaca böyle.

      Beğen

  2. Eski bir İngiliz kolonisinde gece yarısı, işerken Ferdi Tayfur’dan şarkı söyleyen sarhoş bir yerli sığır görmek cinayet tanığı olmaktan daha ilginç ve sevimli geldi. 🙂

    Keyifli hikayeydi.

    Liked by 3 people

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: