Büyük Veri Tanrıdır -8-

İşler iyice boka sardı. Melanie ortadan kayboldu. Pinkdose yeniden çıldırdı ve Jack’le bağlantım kesildi.

Sally’nin sınavlara hazırlanması gerektiğinden bir haftadan fazla görüşemeyecektik. Pinkdose’la konuştuktan sonraki iki günü eski günlerimdeki gibi aylaklık yaparak geçirdim. İlk günü evden çıkmadan, sağı solu toparlayarak harcadım ve evi dağınıklıktan dolayı devasa haşaratların sardığını keşfettim. Birkaç siyah çöp naylonu gereksiz ıvır zıvırı attıktan ve köşe bucak her yeri kokusuz haşarat zehriyle yıkadıktan sonra zaferimi bira içip Alman işi ruhsuz pornolar izleyerek kutladım. İkinci günümü de Mine’s Caddesin’deki favori mekânım Maddamey’de Avrupalı gezgin piliçleri süzerek geçirdim. Tabi o iki gün boyunca Sally’den Melanie’i hakkında haber bekledim. Kızı Pinkdose’la buluşmaya ikna edebileceğini umuyordum. Ama Sally bana Melanie’e defalarca aramasına rağmen ulaşamayacağını söylemişti. Ben de bu işi tekrar Pinkdose’la çözmeye karar verdim.

O arada, Nicolas’la ilgili raporu yolladığım halde, Jack’ten hiçbir geri dönüş alamadım. Rapor kötü olduğu halde, bir ödeme alabileceğimi de sanıyordum ama gelen giden biri olmadı. İşin ilginci yeni bir görev almadığım gibi, Nicolas’ın adı da görev listemde yazılı durmaktaydı. Bir şeylerin ters gittiğine dair içimde kötü bir his oluşmuştu. Ama elimden bir şey gelmezdi ve Pinkdose’la Melanie konusunu çözer çözmez Jack’i aramaya karar vermiştim.

Pinkdose’u öğle saatlerinde barında yalnız buldum. Moralli ve enerjik bir hali vardı ama dazlak kafasıyla hala korkutucu etkisini taşıyordu.

-Pinky!

-Antui!

-Vaktin var mı?

-Akşam ki konser kalabalık olacak… Depodan yeni masaları taşımam gerek…

-Yardım?

-Yeni elemanla hallediyoruz… Bira?

-Aynısından mı?

-Aynen! Bu maya süper… Çok tuttu…

-Oldu o zaman…

Pinky iki büyük bardağı yine silme doldurup döke saça girişteki masaya getirdi.

-Melanie’den haber var mı?

-Onun için burdayım ya dostum…

-Durum ne?

-Sally kıza ulaşamadı… Tekrar Oaksland’da gitmeye ne dersin?

-Yani…

-Bence çok zaman geçirmeden kızı bulalım… Hem o da kafasını toplamıştır… Oturur bu işi çözersiniz…

-Şimdi mi gidelim?

-Evet… Şimdi! Erken döneriz… Ben size konser için yardım ederim…

-Tamam… Şu yeni elemana durumu anlatıp geliyorum…

Sadece on dakika sonra, Pinky’nin Pontiac’ında son sürat Oaksland’a sürüyorduk. Radyo’da seksenlerin çılgın grubu Boney M. çalıyordu ve kendimi Vahşi Batı kahramanı John Wayne gibi hissediyordum, tabi purosuz ve tabancasız.

Tekin olmayan göçmen mahallelerine girdiğimizde saat öğleden sonra, ikiye geliyordu. Adrese varmıştık ama daha gelir gelmez bir şeylerin aksi olduğunu anlamıştık. Pinky’nin günler önce hışımla omuzlayıp menteşelerinden söktüğü kapı hala düştüğü yerde duruyordu. İçeri girdiğimizde, tüm evin zaten doğru düzgün olmayan eşyalarının yağmalanmış olduğunu gördük. Deterjan kokusu gitmiş, yerini gece oralara sığındığını tahmin ettiğim ayyaşların idrar kokusuna bırakmıştı. Daha kapıdan girer girmez Melanie’nin orayı terk etmiş olduğunu anlamıştık ama boş bir ümitle içeriyi kolaçan ettik. Ne Melanie ne de yaşayan ceset ortalıkta yoktu. Kırık dökük hastane yatağı bile yerinde değildi.

-Ne diyorsun Antuan!

-Gitmişler!

-O kadarını görüyorum amına koyum!

-Şehir hastanesine bakalım…

-Hadi!

O viraneyi terk ettiğimiz gibi soluğu arabada aldık. Pinky kavşakları yanlamasına dönerek gazı köklüyordu. Trafik tenha olduğu için ve peşimize polis arabası takılmadığı için şanslıydık. Telefondaki haritadan gördüğümüz kadarıyla sürüp yirmi dakikada şehir merkezindeki hastaneye varmıştık.

Danışmada, iri göğüsleri adamı şaşı edecek denli ateşli bir danışma hemşiresi duruyordu.

-İyi günler Hemşire Hanım…

-Buyrun…

-Bu birkaç günde Fernando Ramirez diye bir hastanız oldu mu acaba?

-Nesi oluyorsunuz?

-Arkadaşıyız…

-Üzgünüm ama yakın akraba dışında kimseye bu tür bilgileri veremeyiz…

Pinkdose’un gözlerinin hortlak görmüş gibi açıldığını ve dazlak beyaz kafasının kıpkırmızı kesildiğini fark ettim. O bir delilik yapmadan kadını ikna etmeye çalıştım.

-Anlıyorum… Ama bu önemli bir durum…

-Üzgünüm bayım…

-Bakın kendisi çok hastaydı… İlik kanseri gibi bir şey… Ve şu an ölmüş bile olabilir…

-Ölmüş mü?

-Evet… Bize en azından bunu söyleyebilirsiniz…

– Ölüm kayıtları için morgla görüşmeniz gerekli… Ancak onlar da akrabalar ve polisle bilgi paylaşırlar…

Ve Pinky volkan gibi patladı.

-Şu siktiğimin bilgisayarını açıp bize istediğimizi söylesen memelerin mi büzülür!

-Beyefendi…

-Beyfendini siktirtme şimdi….

-Güvenlik!!!!

-Pinky sakin!

-Bırak Antuan! Kuralını hastanesini siktiğimin götlaleleri!

Biber gazlı, elektrik tabancalı ve zip kelepçeli iri yarı güvenlikçilerin ardımızda bitmesi bir oldu. Adamlar gelir gelmez gaza giriştiler ama çok geçti. Pinky birinciye çoktan kafayı geçirmiş, ikincinin elinden gaz tüpünü alıp adamın yüzünde paralamıştı bile. Bu kudretli ayıyı sadece iki gün önce diz üstü çökerttiğime inanamıyordum. Yere serilen güvenlikçilerin inlemelerine iri memeli danışma hemşiresinin çığlıkları karışıyordu. O arada patırtıyı duyan herkes etrafımıza doluşmuş ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Pinky’nin siniri çabuk dinmiş, yüzünde gaz tüpünü patlattığı adamı yerden kaldırmaya uğraşıyordu. Ben de aptal bir şekilde yediği kafayla burnu dağılmış adama yardım etmeye çalışıyordum. Ne ara ne kadar polisin geldiğini bile anlamadık. Güvenlikçilere orda kalabalığı yaran bir doktor müdahale etmeye başlamışken biz de ters kelepçe yemiş halde karakolun yolunu tuttuk.

Oaksland merkez karakolu, göçmen şüphelilerle ve elleri tetikte suratsız polis memurlarıyla doluydu. Leş gibi sidik kokan ve muhtemelen marketten içki araklamış bir ihtiyarın yanında, saatlerce ifadelerimiz alınsın diye bekledik. Önümüzde, adi fahişeler, kılığı meçhul dönmeler, pezevenk kıyafetli yaşlı bir adam ve tüm kafa derisi örümcek dövmeli bir esrarkeş vardı. Pinky sessiz, ne bok yemeye iri memeli danışman hemşireye çıkıştım der gibi önüne bakıyordu.

-Melanie’e ne oldu dersin?

-Rahat ol Pinky… Burdan çıkalım, onu mutlaka buluruz…

-Siz ikiniz! Kapayın çenenizi!

İri yarı suratsız bir polis memuru masasından kafasını kaldırıp bağırmıştı. Biz de önümüze dönüp sustuk.

Eğer tutuklanmazsam ki kamera kayıtlarından olayla pek bir ilgim olmadığı görülüyordu, eve döner dönmez sistemden Oaksland hastanesindeki kayıtların tamamını alıp Fernando’nun durumundan emin olacaktım. Ama tutuklanma konusunda Pinky için aynısını söyleyemezdim. Bu çocuğun o sinirle başına dert açacağı gün gibi açıktı. Ama Melanie konusunda büyük bir çöküntü yaşamıştı ve psikologdan alınacak bir rapor işini belki kolaylaştırırdı. İyi bir avukatla ki Pinky’nin parası buna yeterdi, hapse girmeden durumu atlatacağını sanıyordum.

Üç uzun saatin sonunda, ifadelerimiz alınmış ve ben kelepçelerden kurtulmuştum. Pinkdose bir süre daha orda misafir kalacaktı.

-Şehre dönüyorum… Avukatını ararım dostum…

-Avukatı boş ver… Ona ulaşırım… Melanie’i bul…

-Tamam Pinky… Güçlü dur!

-Merak etme! Pontiac senin!

-Tamam…

Şehre döndüğümde hava kararmıştı. Önce arabayı bırakmak için bara gittim. Barın arka sokağında yiyişen gençlerin arasından sürüp arabayı güvenli bir şekilde garaja park ettikten sonra, Pinky’nin yardımcısı yeni elemana olan biteni kısaca anlattım. Bar tıklım, tıklım doluydu ve sahne alan grup kelimenin tam anlamıyla, mezarlarındaki tüm efsane rakçıların iç kulak kemiklerini titretiyordu. Bir an ona yardım etmek için kalmayı düşündüm ama Melanie’nin izini sürmek bana daha önemli geldi. Zaten, o gece için üç beş papele Pinkdose’un tuttuğu üniversiteli gençler de barın ardında yerini almıştı. Pinkdose olmadığı için, muhtemelen o gecenin hasılatı, konserin sonunda kalburüstü fahişelerin kukularına gidecekti. Ama o şartlarda böyle kayıplara göz yummaktan başka çare yoktu.

Çılgın ve genç kalabalığın arasından sıyrılıp evin yolunu tuttum. Üstüm başım leş içindeydi ve bir an önce yıkanıp, daltaşak koltuğuma kurulduğum gibi biramı elime almak istiyordum.

Ön kapıyı açınca karanlık odanın havasında çürük kiraz kokusu aldım. İlk anda kötümser bir şüphe duyduğum halde önemsemedim. Oturma odasının ışığını açmamla kokunun nedenini ve belanın kendisini karşımda buldum.

Nicolas Penders, her zaman oturup biramı yudumladığım koltuğa kurulmuş, siyah takım elbisesinin içinde bir film yıldızı gibi bana bakıyordu. Her iki yanında ayakta, Pinkdose iriliğinde iki tane adam duruyordu. Korkutucu bir görüntüydü ve sidik torbam yıldırım hızıyla şişmişti. İlk anda kaçmaya yeltenmeyi düşündüm ama karşımda o kadar rahat oturan adam odadan kaçmamam için her şeyi önceden planlamış olmalıydı. Soğukkanlı ve cesur durmaya çalışıp sessizce ayakta bekledim.

– Demek Antuan sensin…

-…

-Korkmana gerek yok… İş için burdayım…

-İş mi?

-Evet… Kabul edersen…

-Etmezsem?

Nicolas’ın sakin yüzü şeytansı bir ifade aldı ve yanında duran adamlardan birine başıyla işaret etti. Adam koca ayaklarını yerde sürüklercesine yavaşça yanıma gelip elime bir akıllı telefon tutuşturdu.

-Kamerasını aç!

Kamerayı açtım ama telefonun kendi kamera görüntüsü yerine ekrana, arka planda çalışan bir program aracılığıyla başka bir görüntü gelmeye başladı. Üst açıdan çekilmiş görüntülerde, bembeyaz tenli bir kız kayıt edildiğinden habersiz duş alıyordu. Aklıma Asya kökenli fetişist porno filmler geldi önce. Ama bu çekim amatördü ve duş alanı tanıyordum: Kız Sally’di.

Nasıl bir sinir krizine girdiğimi hatırlamıyordum. Ne olacaksa olsun deyip koltuğumda büyük bir özgüvenle götünü yaymış Nicolas’a saldırdım.

-Senin hayatını sikerin Nicolas!

-Tam bir geri zekâlısın Antuan!

Nicolas sözünü bitirdiğinde, adamlardan biri beni çoktan yere yatırmış, yüzümü tüm hiddetiyle mermer zemine bastırıyordu. O kadar güçlü bir baskı uyguluyordu ki, burnum eğrilmiş, dudaklarım iki yana ayrılmış, dişlerim sert zemine değiyordu. Daha bir gün önce evi temizlemiş olmam büyük şanstı ama tüm yüzümde tarifsiz bir acı ve içimde bezdirici bir çaresizlik hissetmeye başlamıştım.

Adam acımasızca yüzümü zeminde ezerken, Nicolas ayağa kalkıp onu görebileceğim bir açıda aşağı eğildi. Pinkdose dâhil o kadar korkutucu bir yüz ifadesi gördüğümü hatırlamıyordum.

-Hayatımı sikeceksin ha!

-…

Ona karşılık vermek isterdim ama tüm ağızım mermere yapışmış, kanlı bir salya ezilen dudaklarımdan sızmaya başlamışken böğürtüden başka ses çıkartamıyordum. Elimden düşürdüğüm telefonu alıp ekranında duş alan Sally’i görebileceğim şekilde gözümün önüne koydu.

-Onu becerdiğini biliyorum!

-…

-Sadece elimdeki belgelerle seni kodese tıktırabilirim…

-…

-Ama… Bu basit olur…

-…

-Adamlarımın bu afetin o genç kukusunu dağıtıp…

Tepemdeki adamın mengene gibi sıkılmış kollarından kurtulabilmek için debelenmeye başladım. Her hareketimde baskısını biraz daha artırıyordu ve artık dişlerimin bile eğrilip yuvalarından çıkacaklarını hissediyordum.

-…

– İnce zarif boynunu kırmasını ister misin?

-…

-Sonra suç sana kalır…

-…

-Ve iç kanama geçirip ölene kadar hapishanedeki manyaklarının orospusu olursun…

-…

-Ne diyorsun?

Ona “anlaştık” demek istiyordum artık. Ama sadece anlamsız sesler çıkartabiliyordum. Nicolas susup tekrar koltuğuma kuruldu ve diğer adamı ona buzluktan bir bira getirdi. O birasını usul, usul içerken, beni yere çivilemiş adam, kollarımı bir lastik gibi arkamda eğip bükmeye koyuldu. Hiç alışık olmadıkları şekillere sokulmak istenen eklemlerim ağrımaya ve kollarım yerlerinden kopacakmış gibi gerilmeye başladı. Acı tarif edemeyeceğim bir hal almıştı ve ona ne kadar daha katlanabileceğimi bilmiyordum. Burun kemiklerim ezilmiş, dudaklarım patlamış, dişlerim köklerinden sökülmüş gibiydi.

Nicolas canlı bir işkence sahnesini birasını bitirinceye kadar zevkle izledikten sonra adama işaretini verdi.

-Tamam yeter!

Bir anda adam beni bırakıp üstümden kalktı. Ama ben bir türlü sokulduğum şekilden çıkamadım ve öyle kaldım. Kollarım ve yüzüm uyuşmuş, bedenim beni dinlemez bir hal almıştı. Bir süre, uzuvları koparılmış bir hamam böceği gibi yerimde debelendim. Hayatım boyunca o kadar aşağılanmamış ve ezilmemiştim. Nicolas`a karşı çok güçlü bir nefret duyuyordum. Onu öldürmek, parçalarına ayırmak doğduğuna doğacağına pişman etmek istiyordum. Fakat o koşullarda elimden bir şey gelmediği gibi tüm kontrol onun elindeydi. İlk fırsata kadar beklemem gerektiğini anlamıştım.

Yerimden bir türlü doğrulamadığımı fark edinceler, beni hırpalayan adam tekrar davrandı ve kolumdan tuttuğu gibi Nicolas’ın çaprazında kalan kanepeye savurdu. Hala daha ağzımdan kanlı bir salya akıyordu ve acılarım yavaş yavaş diniyordu. Gözlerimi Nicolas’a dikmiş ne olacağından habersiz öylece kalakaldım.

-Yazdığın raporu okudum…

-…

-Bugol’a gitmiş olduğumu tespitin etkileyici…

-…

-Gerçekten Babun taşaklarıyla ilgilendiğimi düşünecek kadar aptal olmansa şaşırtıcı…

-…

-Ağzın yüzün düzelince bu konuya tekrar döneriz…

-…

Konuşmaya çalışıyordum ama bir türlü şokta olmalıydım ki ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu. Raporu okuduğuna göre bu adam aslında Jack’le birlikte çalışıyor olmalıydı. O zaman bir tür oyuna geldiğimi düşünmeye başladım. Jack beni kazıklamıştı. Ama benim gibi sıradan bir bilişim korsanıyla kim ilgilenirdi ki, diyordum. Mutlaka başka bir durum olmalıydı.

-Şimdi söyle bakalım!

-…

-Bana çalışacak mısın?

-Neee…stiyorsuun?

Sonunda becermiştim ama dudaklarım ve dişlerim katlanmaz bir acı içindeydi.

-Jack’e yaptığın işleri benim için yapacaksın.

-Jackk neerde?

-Jack’i unut…

-Araanızdaki… Baağ ne…

-Öğreneceksin! Evet, cevabın ne?

Beni bu kadar istemesini anlamıyordum. Daha üç dört gün önce kuyusunu kazdığım halde şimdi onun için çalışmamı istiyordu. Aklıma başka şeyler geldi.

-Şaartlarım var…

-Şartlar mı?

Yüzü yeniden o korkutucu halini aldı. O adam katıksız bir psikopattı.

-Melanie diiye bii kız var…

-Şu iri yarı dostunun kukusu mu?

Pinkdose’u bile biliyordu ve bu adamın sandığımdan çok daha başka biriydi.

-Eevet! Onu bulmamı sağla…

-Hala daha geri zekalı gibi konuşuyorsun!

-…

-Senin o boktan şartların umurumda bile değil!

Yorgun ve tükenmiş haldeydim. Tartaklanmış da olmanın verdiği kırıklık içinde Nicolas’la nasıl baş edeceğimi bilmiyordum. Adam tam bir voyvodaydı ve gaddarlık yapmak onun için bir zevk gibiydi. Yine de şansımı zorladım.

-Onuu bul… İsteediğini yaparım!

-…

Bir şey diyecek gibi oldu ama bir anda sustu ve yüzündeki korkutucu ifade yumuşadı.

-Tamam! Sana yardım ederim!

-Teşekkürler!

Bunu söylediğime ben bile hayret ediyordum. Ama kendiliğinden bir anda ağzımdan çıkıvermişti. Nicolas kendine hiç yakışmayan bir şekilde sırıttı ve yerinden doğruldu.

-Anlaşmaya vardığımıza göre… Gitme vakti geldi…

-…

-Yarın işle ilgili tüm detayları öğrenirsin…

-…

Beni orda, o sefil halimle bırakıp gittiler. Yara beremi sarıp temizlendikten sonra derin bir uykuya dalmak ve ilk fırsatta Sally’le görüşmek istiyordum. Ama olduğum kanepeye yığılıp çok derin bir uykuya daldım. Nicolas’ın evdeki tüm bilgisayarları kendiyle birlikte götürdüğünü ancak ertesi sabah uyandığımda fark edebildim.

 

…….

Büyük Veri Tanrıdır -8-’ için 3 yanıt

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: