Büyük Veri Tanrıdır -2-

İşler düzelir gibi oldu. Ağ üzerinden yaptığım iş başvurularından sonra hafta boyu çeşitli şirketlerden telefonlar aldım. Kaldığım mahallenin köşe başındaki rock barın sahibi Pinkdose- iki metrelik küpeli dövmeli dev bir Kanadalı için garip bir takma ad- işsiz kaldığımı duyup birkaç gece ona barın ardında yardım etmem karşılığı üç beş papel vermeyi teklif etti. Ara sıra takıldığım o bar, sıkı müzikler yapan underground gruplar ve kendini gösterme meraklısı liseli kızlarla doluydu ve kafa dağıtmak için iyi bir yerdi. Bu güzel gelişmelere karşı Julia’dan hala haber yoktu.

Fonda kafa patlatan müzikler, gece yarısından saat dörde kadar barın ardında bira doldurup, kokteyl hazırladığım ve barı kapattıktan sonra, reşit olup olmadığından bile emin olamadığım sarışınla saatlerce yiyişip sızdığım bir günün sabahında ilk iş görüşmemin yolunu tuttum. Tramvayın en arka koltuğunda kaykılmış, yarı uykulu gözlerle güneşli caddeleri seyrediyordum. Ölesiye uykum vardı ama o iş başvurusunu kaçıramazdım. SNM adındaki firma tam istediğim gibi finans şirketi müşterilerinin ağ güvenliğini sağlayacak yazılımcılar arıyordu. Kendimi takım elbiseleri içinde buz gibi sinirleri olan tiplerle görüşmeye hazırlamam gerekliydi. Sabah en iyi takımımı giymiştim ve koyu gri ceketimle uyumsuz spor ayakkabılarıma aldırmazlar diye ümit ediyordum.

Tramvaydan şehrin merkezindeki dev gökdelenlerin olduğu yere gelmeden erken indim. Biraz yürürsem kendimi toparlayacağımı ve görüşmede daha enerjik olacağımı sanıyordum. Yemyeşil cıvıl, cıvıl bir parkın içinden geçip, her gökdelenin önünde görmeye alıştığım sıkı kalçalı şık giyimli iş kadınlarının dolandığı kalabalığın içine daldım. Girişteki güvenlik adımı elindeki listeden kontrol ettikten sonra kırk üçüncü kattaki ofise çıkmam için asansörlerin olduğu yönü gösterdi. Onlarca beyaz yakalı arasında kendimi rahatsız hissettim. Kâğıt fabrikasından bozma yaratım garajı saçmalığındaki dandik hallerimizden sonra o ortama alışmam zaman alacaktı. Gerçi, uzun saçlarımı toparlamış, kirli sakalımı jilet kaydı kesmiş ve omuzlarımı öne çıkartan sıkı bir takım giymiştim ama spor ayakkabılarım fazlasıyla sırıtıyordu.

Selamsız sabahsız soğuk tiplemelerle asansördeki kısa yolculuktan sonra kırk üçüncü kattaki ofise çıktım. Milenyumun simgesi cam duvarlı şehir manzaralı ve dandirik asma tavanlı bir yerdi burası. Tam asansör çıkışını gören bir yere kondurulmuş danışma masasında, ‘dünyanın son erkeği de kalsan sana vermem’ bakışlı kumral güzel bir kız duruyordu. Kız ilgiyle spor ayakkabılarımı süzerken masaya yaklaşıp kendimi tanıttım. Elindeki kontrol listesine bir göz atıp bana bekleme odasını gösterdi.

-Bu taraftan…

Tam da o anda tüm rakiplerimin odayı doldurmuş olduğunu fark ettim. Çoğu gözlüklü, şık giyimli gençten adamlardı. Oldum olası gözlüklü tiplerin IQ potansiyellerinden korktuğumdan işimin zor olduğunu hissettim. Hala berbat derecede uykusuzdum ve bir an önce bitirip gitmeyi istiyordum. Daha başlamadan ümidimi yitirmiştim. En azından hafta boyu 2 görüşmem daha vardı ve bu ilki küçük bir deneyim olacaktı.

Bir kaçına kafa selamı verip boş deri koltuklardan birine geçtim. Tam oturduğum yerden, şehrin etrafını koyu lacivert bir şerit gibi saran okyanus görülebiliyordu. Önceki geceki fıstığı hafta sonu bir yerlere ötürmeliydim. Deniz kenarı mesela; tabi önce isminden ve yaşından emin olduktan sonra. Hem Julia’yı unutmama yarayabilirdi.

-Baylar! Lütfen beni takip edin!

Duyduğum gür sesle hafta sonu hayallerimden sıyrılıp takım elbiseli adamı takip eden gruba katıldım.

Bizi hemen bitişikteki başka bir odaya aldılar. Bir ilkokul sınıfı havasındaki odada ardı ardına üç sıra halinde küçük masalar dizilmişti. Her masanın üzerinde birer diz üstü bilgisayar konmuştu.

-Bir masa seçip oturun. Hazır olunca başlayacağız.

Ben, üç beş şirket çalışanıyla yüz yüze oturup anamızdan babamızdan ya da okul kurs sertifika gibi zımbırtılardan konuşacağımızı sanıyordum. Birkaç gün önce telefonda konuştuğum kadın da öyle bir şeylerden bahsetmişti. Etrafımdaki gençler de şaşkın görünüyordu. O zaman tek aldananın ben olmadığımı kavradım. Neyse deyip yapacaktık sonuçta.

Takım elbiseli adam gür sesiyle bizden neler istediklerini anlattı. Oturduğumuz masanın üzerindeki dizüstü bilgisayardaki bir dosyayı verilen süre içerisinde giriş kapısına koydukları başka bir bilgisayara aktarmamız bekleniyordu. Bu uygulama testi olacaktı ve başaranları sözlü mülakata alacaklardı. Kolay görünüyordu.

-Başlayabilirsiniz!

Talimatı alır almaz, dizüstü bilgisayarı açıp söyledikleri dosyayı aradım. Simsiyah bir ekranda tek bir dosya ikonu duruyordu. Daha önce hiçbir yerde görmediğim bir ara yüz kullanılmıştı. Hemen aklımdan nasıl bir program kullanmış olabileceklerini geçirirken, diğer bilgisayara erişim olanaklarını da tahayyül etmeye çalıştım. O arada dosyayı açıp ne olduğuna baktım.

Şaşırtıcıydı, çok basit bir Word dosyasının içine büyük harflerle bir şey yazılmıştı: “BIG DATA IS GOD”-Büyük veri Tanrıdır-

Kafamı kaldırdığımda, diğer çocukların hararetle klavye tuşlarına bastılarını ve canhıraş yüz ifadeleriyle ekrana kilitlendiklerini gördüm.

Süre kaybediyordum ve daha önce kullanmadığım bu ara yüz hiçbir şey yapmama izin vermiyordu. Ne dosyayı hareket ettirebiliyor, ne arka planda çalışan programlara ulaşabiliyor ne de dosyayı gönderecek bir arka kapı bulabiliyordum.

Pes ettim. Zaten yorgunluktan ölüyordum ve bir takım elbise giyince işi kapacağımı sanacak kadar budalalık etmiştim. Eve gidip zıbaracak, uyanır uyanmaz da şu sarışın kıza mesaj atıp bir yerlere çıkartacaktım, reşitse tabi!

Bizi takip eden takım elbiseli adamın meraklı bakışları arasında yerimden kalktım ve çıkışa doğru ilerledim. Kapıdan çıkmadan bir hınzırlık yapasım geldi. Dosya yollamamız gereken ekranı açık bilgisayarın önüne gittim ve simsiyah ekranın ortasında duran dosyayı açtım. Bomboş bembeyaz bir Word dosyası açıldı. Bu arada bir gözüm takım elbiseli adamdaydı. Beni durdurmasını bekliyordum ama öylece bana bakıyordu. Büyük puntolarla kocaman: F.CKOFF BIG DATA gibi bir şeyler yazmayı düşündüm. Ama tahmin ettiğim kadar taşaklı olmadığımı hissettim.

Ben de kısa kestim: BIG DATA IS NOT GOD, YET

Takım elbiseli adamın garip bakışları ve danışmadaki fıstığın hala spor ayakkabılarımı süzen gözleri arasından sıyrılıp asansöre gittim.

Bitmişti işte. Yenilgi! Yorgunluktan ölüyordum!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: