Yılmaz Özdil, Engin Ardıç, Ertuğrul Özkök…

Olmaz ama sorsalar, bu isimlerden hangisinin seni olumsuz eleştirmesini istemezdin diye. “E” hiçbiri derdim.

Ama illa ki birini seç deselerdi, kararım Ertuğrul Özkök olurdu. Nedenine birazdan geleceğim.

Eleştiri iyidir hoştur, yenilik katar, gelişim sağlar, çatışmalar modernitenin özüdür falan.. İşin bu kısmına hiç girmiyorum.

Bir siyasetçi olsam ve (pek olası değil ama) bu üç yazar aynı anda beni eleştirse, partiden istifa eder, ismimi cismimi değiştirir bir sayfiye kasabasına yerleşir ömrümü deniz kabuklarından elişleri yaparak geçirirdim. Bir dakka iyi fikir sanki! Neyse!

Yılmaz Özdil… Hep tanışmak istediğim ama ençok kendisine Kıbrıs’ı gezdirmek istediğim yazardır. Gerçi bu aralar, Hulusi Akar’la gezmeye gitmediği için başı biraz dertte ama olsun. Belki bir gün.

Her yazısı bir fıkra bir öykü gibi. İlk bir kaç cümlede sizi etkisi altına alır, son noktayı koyana kadar sürükler ve yazının bittiğine üzülürsünüz. Yüzünüzde yarım bir gülümseme ya da vicdanınızda ince bir sızı bırakır. İşte tam da bu yüzden onun eleştirisine maruz kalmak istemezdim. Hani, ilkokul yıllarında, kalabalık sınıfın önünde öğretmen sizi madara eder de tüm herkes şiddetle gülerken utançtan yerin dibine girersiniz ya… Öyle bir etki öyle bir utanç… Anlayan için tabi…

Engin Ardıç… Türk yazarların Joe Calzagesi… Calzage’nin herhangi bir boks maçını izlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Durmaksızın akan yumruklar… İlk cümleden son cümleye kadar ardı ardına iğneleyen batan acıtan kelimeler… Daha bir cümleye karşı psikolojik savunmanız karşılık veremeden ikinci cümlesi devreye giriyor. Sonra üç dört beş… En son pes edip “şunu erkek erkeğe bir düelloya mı” davet edeyim diye geçirmeye başlıyorsunuz. Burda kesiyorum, çünkü şiddete karşıyız. Sonra yazı/maç bitiyor ve yediğiniz dayakla köşenize çekilip huzuru buluyorsunuz.

Ve Ertuğrul Özkök… Yaşam tarzını kıskandığım tek yazar. Ayrıca Emin Çölaşan’la ne sorunları olduğunu çözemediğim kişi. Barışın, iyidir barış!

Anlatır. Şaraplar, tarihi olgular, geç yaşların duygu durumları, seçme şarkılar yazılarını süsler… Hemen her yazısı, pazar sabahlarının dinginliğinde okunasıdır ve son noktaya kadar sürükler. Önce hiçbir etkisi yoktur. Sizi yerdiğini tam anlamazsınız bile. Sonra bir anda: bum! Arsenik gibi. İnce ince sızlar. Gün boyu kelimeler sizi kovalar. Yemek yerken, okurken, araba sürerken… Geldiğiniz nokta: “Kimim lan ben?” Sonrası karabasan…

Sizi bilemem tabi…

Olmaz ama sorsalar, benim kararım hala “E” hiçbiri…

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: